1935 yılından Mont Blanc Dolma Kalem Reklamı ve Çituri Hanı

11-aralık-1935-mont-blanc-dolma-kalemDaima hoşa gider!”
11 Aralık 1935 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmış bir Mont Blanc dolma kalem reklamı gördüm, hoşuma gitti ve sizinle paylaşayım dedim! Kalemlerin satın alabileceği adres olarak Çituris biraderlerin iki adresi verilmiş. bu adresleri merak ettim ve bunların peşine düştüm Yazının devamını oku »

Reklamlar

Teziyetname #2 – 11 Ağustos 2014

teziyetname

  1. Bugün nihayet yazmaya başladım, 450  643 kelime falan yazdım, tez formatında aşağı yukarı 2 sayfaya denk geliyor. Kısa günün karı, e Allah bereket versin. Aslında yazdığım şey daha çok tezimde anlatmak istediğim önemli bazı meseleleri özetleyen Harry Griswold Dwight adlı Amerika’lı bir misyoner/fotoğrafçı/seyyah’ın 1912-13 yıllarındaki izlenimlerini değerli okuyucularıma (tez komitemden mürekkep okuyucu kitlem 3 bilemedin 4 kişiden oluşuyor) aktarmaya çalışmaktan ibaretti. Beni sizler var edeceksiniz.
  2. 1915 yılında basılmış bu kitap yani “Constantinople Old and New” nefis bir kitap kesinlikle, özellike de dans konusuna çok acayip bir ilgi göstermiş. Kesinlikle çok etnografik bir seyahatname, eğer çevrilmediyse Türkçe’ye çevrilmesi şart. Yazarın hikayelerinin toplandığı ‘Stamboul Nights’  Türkçe’ye İstanbul Geceleri adıyla çevrilmiş bu arada..]
  3. O zaman buraya kitaptan çok ama çok sevdiğim bir fotoğrafı koyayım. Fotoğraf 1912-13 yıllarından Tatavla Günü’nde (Beyaz Pazartesi) çekilmiş. Fistanellaları ile dans eden ve de bana sorarsanız çok ama çok büyük ihtimalle kasap oynayan Epirusluların şu muhteşem fotoğrafına bir bakın lütfen, bakarken de bir yandan Tatavla kasap havasını dinleyin ama:

    Rebetika – Khasapıkos Ap’ta Tatavla (Kasap Havası)

    Dans eden Epirotlular

    Dans eden Epiruslular

  4. Kitabın dans ve müzikle ilgili olan kısımlarını ayıklamıştım ve okumuştum evvelden, bugün geri döndüm tekrar okudum. Sonra da kitabı açtım, bağlamını hatırlamadığım yerleri tekrar bir de kitaptan takip ederek okudum.
  5. Uzun lafın kısası, üstüne düşündüğüm/kulağımın delik olduğu bağzı konular hakkında çok ilginç şeyler öğrendim. Bunları not aldım, etiketledim, eski aldığım notlarla kaynaştırdım anlayacağınız.
  6. Bu kitap dışında bugün iki tane küçük/minik blog yazısına başladım. Bunlardan bir tanesi “aksanlı konuşmak” ile ilgili.  Youtube’da izlediğim bir vidyo bu konu hakkında şu ana kadar biriktirdiğim/yazdığım/derste anlattığım pekçok ufacık tefecik bilgi kırıntısının aniden bir araya gelmesine sebe oldu. Hani demir tozlarının, mıknatısla harekete geçip, mıknatısa doğru hücum etmeleri var ya. İşte öyle. Neyse, ben de tutamadım kendimi, teze ara verdim, mayasını saldım yazının. Azıcık uyusun, yoğurt olacak o abisi.
  7. Bu blog yazısı formatını çok sevmeye başladım, yazmayı benim için hem çok ciddileştirdi, hem de çok rahat bir hale getirdi. Yazı kalitesi falan gibi içesesler dürtüyor beni şu anda, içime kaçan toplum bana dırdır ediyor. Ama daha ne yapayım, çalışıyorum işte. Bu arada ilginç bir şekilde Türkçe yazmayla barışmak, İngilizce yazmayla barışmamı da sağladı. Tezde çok rahatlattı bu durum da beni.
  8. Yazma meselesi çok ciddi bir iş de, çıkan ürün ciddi olmak zorunda değil tabi bu arada. Sonuçta Jerry Seinfeld de, standup şovunda yapacağı espirileri bulma sürecine, doğal olarak ‘yazmak diyor.’ Çünkü adam hergün espiri yazıyor. Hatta GTD işlerini sevenler bilirler, ayrıca meşhur bir de ‘Seinfeld zinciri‘ vardır (İngilizcesi ‘Seinfeld Chain’). Seinfeld bu zincirinde bize ne anlatıyor? Şunu anlatıyor, o da yapılması gereken işlerin alışkanlıklar haline gelmesi gerektiğini şey ediyor. Evet biliyorum çok basit bir şey bu çözdüğü şey de, sanki karpuz mu deyişik bir şey? O zaman buyrun:
    1. Bence en basit olan bilgiler aslında en önemli olanları ve bunların sürekli tekrar edilmeleri gerekiyor. Bu en basit bilgiler: düzenli ol; çok yeme; az uyuma; çok uyuma; kendini çok kaptırma; paraya, mala, mülke çok tamah etme; açgözlü olma; hakkını yedirme; hak yeme; hayırlısı olsun; koy g.tüne gitsin; ölenle ölünmez; senden iyisini mi bulacak vs… gibi oldukça basit ve sadedirler. Biz insanlar da bu basit komutlar üstüne kurulu ‘linguistik programlanabilir hayvanlarız’ aslına bakarsak. Bir programlama dili gibi, bu basit komutlar çeşitli oranlarda bir araya geliyor ve bizi olduğumuz kişi yapıyor.
      1. Ki unutmakla meşhur insanlar olarak da (bekli de kendimizi Homo Oblitus yani “Unutan İnsan” olarak adlandırmalıyız) en ‘basit bilgileri’ dahi unutup altüst ve tersdüz oluyoruz: Örnek mi, işte örnek: mesela ayrıldığımız sevgilinin ardından ağlıyoruz, o zaman birisi gelip: takma kafana, sana kız mı yok? -Zorla güzellik olmaz falan demiyor mu? Hah işte o hesap.5528223_site4410a6
      2. İşbu enn ama enn basit bilgiler, çok hayatiler ve insanlık hallerinin en dibinde yer alıyorlar (bir nevi ilaçların aspirini gibiler). Homo Oblitus ya da unutkan insan olarak isimlendirdiğim bu insanlık haline karşı insanın bulduğu tek çözüm de çeşitli hatırlatma mekanizmaları, bir yandan unutuyoruz, tamam ama bir yandan da mütemadiyen kendi kendimize hatırlatma yolları arıyoruz ve buluyoruz. Kendi başımıza hatırlayamadık diyelim ki; neyse ki buralarda ailemiz, arkadaşlarımız, ya da yolda karşılaştığımız bir teyze bile hatırlatıverir bize bunu zaten.
      3. Hatırlatan kişi kendisi de o an inanmasa, hatta bizim de inanmadığımızı bilse bile, bizim tekrarlamamızı ister. Der ki mesela;

        Teyze: “hayırlısı olsun yavrucuğum” demek ki neymiş teyzeciğim?
        Delikanlı: “hayırlısı olsunmuş” teyzeciğim.
        Teyze: muş ney yavrum düzgün söyle
        Delikanlı: “hayırlısı olsun” teyzeciğim.
        Teyze: Hah aferin kuzuma

        Bu kelimeleri, o ‘kelimelerin taşıdığı anlamlara’ saygı duyarak doğru dürüst söyletmek/söylemek/söyleyebilmek bile, ruhsal bir dinelme, bir dik durmaya çalışmadan başka bir şey değildir de nedir a dostlar? Söylemek ve konuşmak çünkü hem performatiftir hem de içinde bulunduğumuz durumu teşhis ve tesbit eder. Dün not aldığım bir cümle aslında cuk diye oturdu şimdi konuya, zira “Konuşma” bir düşünce ya da bir nesneyi gösterir, bir başka deyimle, yüzlerinden örtüyü kaldırır” s.21 Sartre – Denemeler

      4. Konuşma, örtülü olanın altında ne olduğunu bilsen de kaldırır, bilmesen de kaldırır, mesele aslında bir yüzleşme meselesidir bir yandan da.
    2. Seinfeldi zinciri’nden bahsetmiştim ya yukarıda, aslında bu zincir seçtiğiniz bir ya da birkaç işi her gün yapmanız gerektiğini söylüyor. Bu işler de işte bir zincir ya da silsile oluşuturuyor. Ve Seinfeld’in önemli uyarısı da burada geliyor. “Sakın zinciri bozmayın,” (Google chrome tarayıcı ve Google Takvim ile çalışan şu güzel uygulamayı tavsiye ederim ilgilenenlere: “Don’t break the chain“)
      1. Benim durumumda bu iş tez yazmak, zinciri kırdığım zamanları bilirim, insanın o yazma haline geri dönmesi en iyi ihtimalle 1 ay civarını bulur. Bazı durumlarda bu ara 1 seneyi bile bulur.
      2. ‘Ah ciğerim; bir ömür boyu tezine geri dönemeyenlerle doludur memleket’ demişti bana tez danışmanım Suzanne bir keresinde (Oh my liver demiş miydi ki bana? dememiştir herhalde) . Suzanne da bırakma aşamasına gelmiş. Geri dönmüş. Yapacağım demiş. Gerekli örtüleri kaldırmış. Yüzleşmiş. Ve yapmış.
  9. Hatta çıkan ürün yazı bile olmak zorunda değil. İngilizce’de mesela müzik hem besteleniyor hem de yazılıyor (belki de bu kullanımın köklerini de yine sözlü ve yazılı kültür meselelerinde aramalıyız [Aurality/Orality vs. Literacy]). Doktora öğrencileri de aslında tezlerini, ki bu aslında bir orkestral eser oluyor, ‘bestelerlerken’ — bu durumu ‘tezimizi yazıyoruz’ diye ifade etmeyi seçebiliyorlar.
  10. Neyse çok uzattım. Kısacası konu konuyu açıyor, tez yazma işi ise uzadıkça uzuyor. Ama benim için de işin bütün zevki tam da bu uzatmalarda kol geziyor.

Don’t break the chain!